Tolga SAVAŞ

 

     

 

 

MERDİVEN  - 2013

 

 

 

 

Merdivenler, sanat bağlamında oldukça ilginç bir simge. Çok kullanılır ve pek çok anlama gelebilir. Bu ilginç simge ya da nesne, temel olarak yukarı çıkmakla ilgilidir. Yukarı nedir? Yukarıda ne vardır? Kullandığımız bu araç, o zaman anlamını değiştirir ve yep yeni oluşumlara izin verir. Bu "yeni" de pek çok sanatçı için de güzel bir bağlamdır. 

Merdiven bu sıralarda beni en çok zorlayan şeylerden bir tanesi, özellikle oğlum doğduğundan beri daha da sinir oluyorum. Çünkü 3.katta oturuyorum ve oğlumla dışarı çıkıp eve dönmek bu merdivenler yüzünden bir eziyet. Çünkü oğlum kucağımda, çantası kucağımda, oflaya poflaya 3 kat çıkıyorum. Evimin merdivenleri de öyle sıradan merdivenler değil. Yaşlılar durup, nefeslerini düzeltmeden çıkamıyorlar o merdivenlerden. Ben de çok zorlanıyorum. Kalbim küt küt atıyor oradan çıkarken. Peki ucunda ne var bu merdivenin? Evim, yuvam, mutfağım, bilgisayarım, yatağım, huzurum, manzaram, kısaca pek çok şeyim. Peki bu ev denen, huzur, mutluluk ortamı illa bir eziyetin arkasında mı olması gerekiyor?

Ama bu durumun  hayatıma bakınca, genel durumumdan ayrı ve değişik bir durum ortaya çıkarmadığını fark ediyorum. Hep güzellikler, eziyetlerin ardında ortaya çıkmış.

Budist tapınakları aklıma geliyor bu bağlamda. Dağlarda kurulan taş yapılar. İnsanlar, huzura ermek için, o yüzlerce metrelik merdivenlerden tırmanıyorlar.

Evreni düşünüyorum. Bir önceki sergimde (olay ufku) sorguladığım kavramlar aklıma geliyor.  Evrende yaşam ve ölümün yan yana olduğu ve bunun bir evrensel kural olduğu. Kara deliklerin, hem galaksileri bir arada tutan gücü olması ve dünya gibi yaşam barındıran gezegenlerin var olmasına sebep olması durumu söz konusu. Aynı yaşam sebebi kara deliğe yakın olanlarında bu delik tarafından yok edilip parçalandığı, yutulduğu  gerçeği.  Uzun lafın kısası, evrensel diyalektiği hissediyorum. Hem merdivenlerden eve çıkarken hem de evrene baktığımda. Belki de merdivenden çıkan adamın kafasını öne eğişi de bunun gibi bir şey.

Babamın (Remzi Savaş)’ın merdiveni geliyor aklıma. Bir masanın üzerinde, yukarı doğru incelen merdiveni. Bu heykeli babama sorduğumda bana “umut, cennet” gibi kavramlardan söz etmişti. Bekli de bu merdiven, yukarıya, başka bir hayata giden bir merdivendi. Parlaktı ve yukarı doğru, perspektif dolayısıyla daralan uzun bir merdivendi. Çalışmanın adı “Pandoranın Anısına”.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ama var olan, bir düzlemden başka bir düzleme bir yol gibi görünmüştü bana. Çok etkilenmiştim bu çalışmadan ki bu gün bile aklımın bir ucunda hep durur.

“Arizona rüyası” aklıma gelir bu işe bakınca her nedense. Filmi net olarak  hatırlamıyorum ama aklıma çakılan bir sahnesi var ki, babamın bu çalışması bana o sahneyi hep eş zamanlı çağrıştırır. Sahne şöyledir: (aklınızda canlandırabilirsiniz), kamera, bir gece vakti, bir katlı bir evin dışından çekim yapıyor. Evden, bağrış çağırış sesleri duyuluyor. Ama bu sesler pek mutlu sesler değil. Uzaktan bir ambulans sesi duyuluyor. Ambulans yaklaşıyor ve içinden inen sağlık görevlileri, apar topar birini sedyeye koyup,araca yerleştirip,  siren sesleri eşliğinde, karanlıkta hızla yola düşüyorlar. Kamera biraz daha geri çekiliyor. Gökyüzünde ay var. Pırıl pırıl. Olması gerektiğinden biraz büyükçe. Ambulansı izliyoruz  bir süre. Geniş bir düzlüğün ortasındaki patika yoldan uzaklaşıyor.  Bir süre sonrada yavaşca, siren sesleri daha zor duyulur bir uzaklıkta havaya doğru, aya doğru yükseliyor.  Giderek görünmez oluyor.

Ölümün bu kadar güzel anlatıldığı sahneleri ben pek hatırlamıyorum. Çok etki etmiştir bu sahne bana. Gökyüzüne yükselmek. Merdiven yok ama yükselme düşüncesi aynı.

Bütün bu düşünceler bende, hayatı ve onun parçalarını çağrıştırıyor. Onun nasıl işlediğini görmemi, anlamamı sağlıyor. Yaşam-ölüm, yer gök gibi kavramların aslında evrensel diyalektiğin son derece sıradan bir parçası olduğunu, evrendeki en büyük nesneden, evrendeki en küçük nesneye kadar her şeyin bu bağlam içinde olduğunu bana hissettiriyor. Ama tam da bu noktada “ben bunun içinde neredeyim” sorusunu da sormadan edemiyorum.

Ben neredeyim? Ben de buradayım. Bu bütünsel gerçekliğin içinde. Bir hayat yaşıyorum. Bir gezegenin üstündeyim. Bu gezegen beni kendine de çekiyor ve bu yüzden bu gezegene yapışık yaşıyorum. Ayaklarım hep yerde. Onlarla yürüyorum, onlarla ayakta duruyorum, onlarla dünyayı anlıyorum. Onlarla bir düzlemden bir başkasına geçiyorum. Belki rakım farkı yok, merdivene ihtiyaç da duymuyorum, ama merdivenden inmek ya da çıkmakla, ayaklarımın bu gezegenle olan ilişkisi aynı bağlamda seyrediyor gibi hissediyorum. Bir düzlemden başka bir düzleme geçiş yaşatıyorlar bana. Galiba merdiven aslında ayaklarım.