HAZAL AKSOY

 

     

 

 

HAYDARPAŞA HATIRASI  2013

 

 

 

 

Yaklaşık on yıldır adını koyamadığımız, son bir iki yıldır ise önüne kentsel sözcüğünü getirince anlamına kavuşan DÖNÜŞÜMÜN belki de en sessiz kurbanı Haydarpaşa Garı. Yüzyılı aşkın zamandır Anadolu’yu İstanbul’a bağlayan, yüzlerce yolcuyu, yüzlerce treni kollarında ağırlayan, gidenlere ve gelenlere hep arkalarından bakan,  bekleyen,  Haydarpaşa Garı, apar topar, sorgusuz sualsiz bir otele dönüştürülmek isteniyor.

 

Projenin neye hizmet ettiği, gar binasının neden iptal edildiği sorularına verilen tüm yanıtların yarattığı tatminsizlik bir yana, tutarlı bir biçimde eylemlerini sürdüren  ve Haydarpaşa’nın olası  dönüşümü kabul etmeyen  pek çok STK ve Platform’un oluşturmaya çalıştığı direnme biçimleri  de bu süreçte tamamen görmezden geliniyor. neoliberal politikaların büyük bir ivme kazandığı son on yıllık süreç içerisinde Türkiye’nin en önemli merkezi kabul edilebilecek olan ve onlarca uygarlığa, millete ev sahipliği yapmış olan İstanbul,  akıl almaz bir hızla kamusal kimliğini yitirmeye başlıyor. Haydarpaşa, Galata, Emek Sineması, İnci Pastanesi, Tarlabaşı, Fener Balat, Eyüp, Fatih derken İstanbul’un tarihi ve kültürel mirasının taşıyıcısı olan pek çok semt ve yapı projeci bir mantıkla sermaye tarafından kuşatılıyor. Tam da bu nokta da bilinen tarih bir tahribata uğratılarak anı ve bellek üzerinden yaratılan yıkımla, yeni bir tarih yazılmaya çalışılıyor.

 

Haydarpaşa tüm bu tahribatın içinde sanki ayrı bir yerde konumlanıyor. Tren, gidiş, dönüş, yol, yolcu, yolculuk, anı, kavuşma, karşılaşma,  ayrılık gibi pek çok kavram bizi Haydarpaşa’ya götürüyor…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İşte tüm sözcüklerin hepsini içinde barındıran bir başka kavram var ki o kavram Türkiye coğrafyasının en önemli sosyolojik olgularından biri olan; göç. 1960’lı yılların başlarından itibaren Anadolu’da aradığını bulamayan, ya da ne aradığını bilmeyen, tarımla, hayvancılıkla, bağ ile bahçe ile geçinemeyen, başka bir dünyanın mümkün olabileceğine inanan, zengin olmak isteyen, şöhret olmak isteyen, dönemin politik atmosferinin öznesi olan pek çok insanın  umudu olan göç. “ Köyden İndim Şehre” “Gurbet Kuşları” , “İstanbul Geceleri”  “Gelin” “Düğün”  gibi Türkiye sinemasının önemli bir türü olan göç filmlerinin de doğal platosu olan Haydarpaşa Garı ve o meşhur merdivenler, yarattığı toplumsal bellekle birlikte yok edilmek isteniyor.

 

İşte tam da bu nedenlerle sergi için davet edildiğim andan itibaren ilk aklıma gelen, belki de Türkiye'nin en ünlü merdivenleri olan Haydarpaşa merdivenleri oldu;  Anadolu’dan İstanbul’a uzanan  o sarı, uzun basamaklar ve o basamaklarda elinde tahta bir bavulla İstanbul’a bakan figürler belleğimden seslendi. Sinemadan edebiyata, şiire, fotoğrafa, resme kadar sanatın pek çok alanına malzeme olan o merdivenler, bir güzelliğin demokratik paylaşımı gibiydi ve o güzelliği görme hakkı, zengininden fakirine herkese aitti. Sinema, göç, anı, bellek, gibi kavramlardan çıkışını bulan çalışma "Haydarpaşa Hatırası" eski bir sinema filminden alınan bir kare gibi, grenlenip yok edilemeye çalışılan belleğimize dairdir.